8 Kasım 2008 Cumartesi

DATÇA

Tarihçi Strabon ‘un yüzlerce yıl öncesinden günümüze kadar ulaşan sözleri çok güzel anlatır Datça’yı: “Tanrı yarattığı kulunun uzun ömürlü olmasını isterse onu Datça’ya bırakır”
Tarihin derinliklerinden gelen bu birkaç kelime hiç bilmeyenlere bile Datça’nın nasıl bir cennet köşe olduğu konusunda fikir vermiştir.Arkeologlar yarımadanın neresine dokunsalar buralarda kurulmuş medeniyetlerin izleriyle karşılaştılar.Kazılar hala sürüyor ve daha çok uzun yıllar boyunca toprak altındaki gizlerin yeryüzüne çıkarılması gerekecek Bu üç bir yanı suyla çevrili topraklara ilk gelenlerin Karyalılar olduğu düşünülüyor.4000 yıl önce başlayan bu uygarlıklar resmi geçidinde Mikenler,Dorlar, Lidyalılar;Persler, Büyük İskender, Rodoslular, Romalılar,Bizanslılar ve Osmanlılar yerlerini aldılar. Dorların kurduğu bilinen Knidos bu kıyıların en güzel ve önemli kentleri arasındaydı.Güzeldi, çünkü eteklerini hem Ege hem Akdeniz’de ıslatan beyaz mermerlerden oyulmuş bir kadını andırıyordu .Her yanı zenginliğini kanıtlayan mücevherler gibi tapınaklar heykeller villalar ve tiyatrolarla bezeliydi.Önemliydi, çünkü bu güzel kadının eteklerinin kenarındaki sayısız bükülüp kıvrılmalara benzeyen koylar kıyılardan fazla uzaklaşamayan savunmasız ilkçağ denizcileri için denizin öfkesinden korunabilecekleri güvenli sığınaklardı.Biri askeri diğeri ticari iki büyük limanına ise onlarca tekne aynı anda demirleyebilirdi.Datça ile ilgili daha söylenecek çok söz, anlatacak birçok yer var.Hele tarihini tam anlamıyla anlatmaya kalkışırsam sayfalar yetersiz kalır.Bütün bunları başka yazılara bırakıp kendimi gezinin akışına bırakmak istiyorum.Yol beni nereye götürürse orayı fotoğraflarla size aktarmak için düşüyorum Datça yollarına.
Beni uzun zamandır görmediğim bu güzel yarımadaya ,yani Datça ya getiren şey aslında eski bir alışkanlık.Datça’ya bazen deniz yoluyla bazen motosikletli bir arkadaş gurubuyla bazen de şimdi olduğu gibi arabaya atlayıp yapayalnız geldiğim çok oldu.Üstelik karayolunun şimdi olduğu gibi geniş kıvrımlı ve uysal olmadığı,aksine usta rallicileri bile zorlayacak kadar hırçın olduğu yıllarda bile bundan vazgeçmedim.Çünkü bu yarımadanın ucuna kadar giden her yolcuya yol boyunca eşlik eden güzellikler size sürprizler hazırlar.Karşınızda beliriveren kimi zaman el değmemiş bir koy, kimi zaman antik bir kentten geriye kalanlar olabilir.Ya da tepelerdeki yaban çiçeklerinin kokularını yüklenmiş rüzgarlar sizi en yakın arkadaşlarına,yel değirmenlerine doğru sürüklerler.Datça’ya girerken kuzey rüzgarlarının en iyi hissedildiği tepelerde bir elden çıkmışçasına birbirine benzeyen bu yel değirmenlerinin en genci yüz yaşını çoktan geçmiş.Datçalıların hayatında uzun yılar önemli bir yer edinen yapılar yıpranmış duvarlarının çatlaklarında boylanan incir ağaçlarına teslim olmuş.Onları bu durumdan kurtarmak isteyen Datça kaymakamlığı birini aslına uygun olarak onarmış.İki katlı değirmenlerin ağaç kısımları zamana ve üzerindeki ağırlığa dayanamayıp çökmüş.Ancak bir tanesi neredeyse olduğu gibi kalabilmiş.Onun neden diğerleri gibi çökmediğini taş basamaklarından yukarıya tırmanınca anladım.Rüzgarı kullanarak yıllarca buğday öğüten değirmen taşı ve onu çeviren ağaçtan yapılma mekanizma yerli yerindeydi.Taşın üzerindeki çatlaklar çimento dökülerek kapatılmıştı.Üzerinde de onarım tarihi olan 1964 yılı not edilmişti.Ayrıca sakıda bir çiçekli bitki ve değirmen taşının dönüş yönünde uçar gibi duran dört motorlu yolcu uçağının çizimleri rahatça görülebiliyordu. Bundan 43 sene önce belki değirmeni onaran usta ellerin sahibi içindeki çocuğun hayallerini çizmişti ıslak çimentonun üzerine.Belkide çocuktu gerçekten bu güzel çiçek ağacını ve dört motorlu tayyareyi değirmen taşına çizen ellerin sahibi.Hayalleri gerçek olmuştu birden.Değirmenin yelken bezlerini dolduran rüzgarın verdiği güçle ağır ağır döndükçe koca taş,onun uçağı da süzüle süzüle uçtu yıllar yılı değişmeyen rotasında.
Yeldeğirmenlerinden sonra bir su değirmenine düşüyor bu kez yolum.Ona olağanüstü manzarası için geldim.Daha yakınına bile ulaşmadan yüksekçe bir tepeden çektiğim fotoğraflarıyla doldu makinem. Su değirmenlerine yeldeğirmenlerine oranla daha fazla rastlanır aslında buralarda.Onları bir akarsuyun kenarında dolaplarını harıl harıl doldurup boşaltırken görmeye alışık gözlerim burada ne coşkun bir akarsu ne de çalışan bir değirmen bulabiliyor.Böyle yarımadalarda,adalarda su bile bulmak çok güçken bu değirmen denizin kenarındaki kayaların arasından kaynayan küçük bir ılıcanın gücüyle döndürmüş dolaplarını uzun yıllar. 30 yıl önce terkedilmiş olan ve bir masaldan çıkmış gibi duran bu güzel yapı yakınlarda birde yangın yaşamış.Ancak Datça’daki evlerin özgün mimarisinden izler taşıyan değirmen için her şey bitmiş değil.Datça Belediyesi değirmeni 5 yıllığına sahiplerinden kiralamış ve çok yakında restore etmeye başlayacak.Çevre düzenlemesi de tamamlandığında Datça’daki kültür etkinliklerine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.Yıkık dökük haliyle bile görenleri büyüleyen bu yapının restorasyon sonrası görüntüsünü hayli merak ediyorum doğrusu.
Ilıca değirmeninin posterleri andıran manzaralarını arkamda bırakıp Datça’nın bir başka görsel hazinesine Gebekum’a doğru yola çıkıyorum.Ancak Gebekum’a sadece estetik güzelliği için gelmedim.Bu kumullar aynı zamanda bilim dünyasını da ilgilendiren bazı özelliklere sahip.Yıllarca yol yapımı ve inşaatlar için kullanılan bu kumlar milyonlarca yıl boyunca mikroskobik bazı canlıların da katkısıyla yavaş yavaş oluşmuş ve bu oluşum artık durmuş.3. ve 4. zamanlarda Akdeniz’in farklı yüksekliklerine bağlı olarak katmanlaşmış materyallerden oluşan bu fosil kumulların eni 170 ile 400 m arasında değişiyor.Kumulda inanılmaz bir canlı yaşam zenginliği var.Ayaklarımın dibindeki böceklerin kum üzerindeki koşuşturmacaları hemen dikkatimi çekiyor ve eğilip onların dünyalarına yaklaşmaya çalışıyorum.Karıncalar yaklaşan kışın gerektirdiği hazırlıkları tamamlamak üzereler. Çevrede dolaşırken gözlerimi yerden hiç kaldırmamaya,önüme çıkabilecek ilginç bir kalıntıyı kaçırmamaya çaba gösteriyorum.Bulduğum kemik parçalarının bolluğu karşısında şaşırmamak mümkün değil.Kum üzerindeki yuva girişleri yeni kazılmış.Büyük olasılıkla burada yaşayan küçük kemirgenlerin yuvaları bunlar.Bitkiler de eklendiğinde oluşan bu yaşam çeşitliliği burada dengeli bir ekosistemin varlığını işaret ediyor.Kocadağ ile Emecik dağı arasında güney sahilinde yer alan Gebekum tam bir doğa hazinesi.Oluşumu 6 milyon yıl önce başlayan fosil kumulda yerli veya göçmen olarak 19 kuş türü görülebiliyor .Ayrıca beşi endemik yüz kadar bitki türünün varlığı saptanmış.Buradaki böceklerin ve bitkilerin bolluğu birçok sürüngen ve küçük kemirgenin kumulda yaşamasını kolaylaştırıyor.Yani doğa ana bu küçük sayılabilecek yaşam alanında çocukları için olağanüstü bir denge kurmuş. Gebekum sadece Datça’lıların değil doğanın binlerce yılda kurduğu dengelerin yok olup gitmesine göz yummayacak bütün doğa severlerin koruması altında olmalı.Bu kumullar yaşadıkları tüm geçmişi hafızalarında saklıyor,merak edenlere sakınmadan gösteriyorlar.Yıllarca buradan gelip geçerken gözden kaçırılan,kaybedildiğinde bir daha geri dönmeyecek bir ekosistemi ayakta tuttuğu pek anlaşılmayan Gebekum öyle görünüyor ki bundan sonra hak ettiği gibi korunup kollanacak ve Datça’nın yükselen değerleri arasına katılacak.
Sırada Eski Datça var.Geçmişte yarımadanın kalbi burada atarmış.Denizden biraz yüksekçe ve eğimli bir noktada kurulan Eski Datça uzun yıllar boyunca yurt olmuş burada yaşayanlara.Yeni Datça deniz kenarına İskele mahallesine taşınınca eski önemini bir süre için yitirmiş ve zaman bu dar sokaklarda unutmuş Datça’nın birazını.Duvarlarına,parça taştan yollarına,kuşlarına,kelebeklerine,kapı tokmaklarındaki parmak izlerine dokunmamış hiç.Kimsede değişsin yenilensin dememiş yıllar boyunca.Başka yerlerde zamana yenik düşen her şey gelip buralarda bir yerlerde saklanmış geleceği görmek için.Yol kenarlarındaki begonvilleri şöyle elinizle bir kaldırsanız altından yaşlanmamış yüzlerini görüverecekmişsiniz gibi geliyor bu saklı evlerin. Sonbahar çoktan bitse de takvimlerde, bu zamansız sokaklar aldırmıyor gelip geçen mevsimlere.İlkbaharı sevmiş ve onunla birleştirmiş hayatını Eski Datça.Bugünlerde yalnız geçen yılların acısını çıkarıyor yaşlı evler.Özene bezene restore edilip yüksek bedellerle yeni sahiplerine satılıyorlar.
Yürüdüğüm sokağın ismini gösteren küçük tabela hemen dikkatimi çekiyor.Geçen zamanın dokunmaya kıyamadığı bu güzel sokaklara Şiirleri zamanın çok ötelerine kadar varlığını sürdürecek olan bir şairin adı yakışırdı elbette: “Can Yücel Sokağı”.Bana onun sokağında bile olmak yeterdi ama eşi Güler Yücel’in seslenişi ve küçük taş evinin tahta bahçe kapısını ardına kadar açışı ona ait başka dünyalara doğru yolculuğa çıkacağımı müjdeledi.Şair Can Yücel’in şiirler, Sohbetler, idealler ,sıkıntılar,güzel dostluklar ve tüm dünyadan hayranlarla örülü yaşamının son yılları Datça ‘da ki bu küçük evde geçti.Onun buraya gelişi bu sakin sokakların havasını birden değiştirmiş,Datça Can Yücel ile anılır olmuştu.Güler hanım ile beraber Can yücel anısına hazırladığı ,evin hemen bitişiğindeki kütüphaneyi gezdikten sonra terasta kahvelerimizi yudumlarken Güler hanımın şiirlerinden birkaçını kendi ağzından dinledim.Datça onu hayatının hiçbir döneminde zaten uzak olmadığı şiire daha da yakınlaştırmıştı.Ayrıca yağlıboya resimlerine de bayıldım.Sıcak tavırları ve güler yüzü ile sanki yıllardır tanıdığım bir insanla birlikte olduğum duygusunu uyandırdı içimde.Denize gitmek üzere evden ayrılmadan önce yeni yıkanmış çarşaflarını asmasına yardım ederken sürdü tatlı sohbetimiz.
Şair Can Yücel’in hatıraları arasında eşi Güler Yücel ile bir kahve sohbeti,sonra onun sıra dışı tabloları hakkında konuşmak ve günün en sıradan işlerinden birini yapmasına,çamaşır asmasına yardımcı olmak..Böylesi bir deneyimi zaten olsa olsa burada,Can ve Güler Yücel’in evinde yaşar insan.
Senenin 365 gününden yaklaşık 300 ünün güneşli geçtiği ama nem içermeyen rüzgarları sayesinde güneşin insana yaşama sevincinden başka bir duygu vermediği Datça’dan ayrılma vakti gelip çatmıştı ne yazık ki.Kargı koyuna doğru sürdüm aracımı.Pantolonumun paçalarını kıvırıp ayak bileklerime kadar suya girdim ve peşime takılan kaz sürüsü eşliğinde doyasıya yürüdüm çakıllı sahil boyunca. Datça’ya bir kez yolu düşenlerin ayrılırken yaşadıkları duyguya kaptırdım kendimi:Tekrar gelmeliyim. Hem de arayı fazla uzatmadan.

Rıfat ÇIĞ

NOT: Datça belgeselini DIGITÜRK kanal 88 İZ TV' de izleyebilirsiniz.

Hiç yorum yok: